Yazar: Barış Erdoğan

Sizi bilmem, ben dilimizdeki günlerin ve ayların adından hoşnut değilim. Üstelik günlerin “pazar”dan başlatılmasına da bir anlam veremedim. “Günler, Haftalar ve Aylar Müdürlüğü”ne atandığımdan beri “ad değiştirme servisi”nde ne yapabilirim diye bir araştırmaya koyuldum. Sahi, ne yapabilirdim? Önce derdimi döküp derman arayabilirdim. Farsça “bâzâr”a “keyif günü”, “panayır günü” denmemesi için bir neden yoktu. Ancak dünün kasabalarında “bâzâr-gân” (tüccar) kısmının telaşla dükkânını açmaya koştuğunu da unutmamak boynumuza borç. Biz o sözcükleri “çarşu”lardan aldığımız bezir yağlarında incelte incelte “bezirgan”a dönüştürmedik mi? Cahit Külebi’nin, “Evvel zaman içinde yazdığım şiirler/ Bergüzar olsun/ Aç kapıyı bezirgan başı/ Bezirgan başı.” deyişindeki bezirgan’a da kıymamalı. “Sen leblebi…

Devamını Oku

Yüzme bilmeyenler için sığ bir deniz çiziyorum. Tanımlar korkutur beni. Düşünsenize, birisi size, “Deniz nedir?” deyiverse… İçinde maviliklere, dalgalara, köpüğe… yer verdiğinizde o deniz olur mu? Hep bir eksiklik… Peki, derinlik nerde? Akıntıda. Akıntıysa derinde. Sığlıktan derinliğe yüzdürülemeyen tekne nasıl ki kıyısına düşmandır, eksik tanımlar da öyle. Hele “insan”ın tanımları? Sadece kaşları, gözleri, boyuyla posuyla dile getirilmiş bir insanın bu nitelikleri ağaç kabuğundan başka nedir ki? Hatta tuhaf karşılamayın, içi dışına giydirilmemiş bir insan, bir nesne tek yüzlü parşömendir. Nice tıbbiyeli, bağırsaklarını toplamadan bir “karın”ı deşer; nice müzisyen notalara basmadan “do”ya varır. Gerçi eldekinin, elde olmayana bir meyli vardır. Unamuno’nun…

Devamını Oku